27 Eylül 2009 Pazar

RUŞEN ERGÜN, ASUMAN ATAKUMAN


İmza Günü / 2008 TÜYAP İstanbul
Ruşen Ergün, Asuman Atakuman

26 Eylül 2009 Cumartesi

ENGİN TURGUT, ABDULKADİR BUDAK, RUŞEN ERGÜN, A. ERTAN MISIRLI


İmza Günü / 2008 TÜYAP İstanbul
Engin Turgut, Abdulkadir Budak, Ruşen Ergün, A. Ertan Mısırlı

14 Eylül 2009 Pazartesi

ENGİN TURGUT, VEDAT AKDAMAR, RUŞEN ERGÜN, A. ERTAN MISIRLI


İmza Günü / 2008 TÜYAP İstanbul
Engin Turgut, Vedat Akdamar, Ruşen Ergün, A. Ertan Mısırlı

ZAFER DORUK, RUŞEN ERGÜN


İmza Günü / 2008 TÜYAP İstanbul
Zafer Doruk, Ruşen Ergün

ARKA KAPAK YAZISI

"Ruşen Ergün, gözyaşlarını mutfak taşlarına akıtan, hayallerini beyaz bir masa örtüsü kadar temiz tutan; yaslarını, hüzünlerini çeyiz sandıklarında lavanta kokusu gibi saklayan kadınların, genç kızların öykülerini yazıyor... Yaşamak için kendilerine bir parça yer açmaya çalışırlarken, bazen yakın buldukları bir can şenliğine, bazen birbirlerine, bazen de içlerine dönerek acılarını serinletmeye çalışıyorlar...

Erkeklerin gölgesinde, kapı aralarında, pencere önlerinde, daracık odalarda, mutfak içlerinde, akşam çaylarında, kocaların gönlü yapılırsa gidilen yazlık sinemalarda suskunluklarını bozup; bazen dışa vuran öfkeleriyle, bazen kederleriyle, bazen de gizli bir hüzün taşıyan neşeleriyle bu kadınların öyküleri, yüzümüzde sararan bir gülümseme de bırakıyor.

Yazarın renkli, şenlikli, ayrıntı zenginliğiyle yüklü anlatımının yanında, öykülerini içtenlikle anlatan öykü kişileri, bizi alıp çocukluğumuza, sevinçlerin olduğu kadar acıların da ortaklaşa yaşandığı kıyı mahallelerin sokaklarına, evlerine kadar götürüyor. Kimi zaman yaşadıklarına dışarıdan tanıklık ediyor, kimi zaman da içlerine kadar sokulup onlarla birlikte savrulmalar yaşıyoruz.

Ruşen Ergün’ü öykü serüveninin başından beri izleme olanağım oldu; gösterdiği özveriyi, çabayı biliyorum. Dosyasını okuduktan sonra yanılmadığımı anladım ve bundan büyük bir sevinç duydum. Yolu açık olsun." (Zafer Doruk)




"Ruşen Ergün, Hatıra Bunlar öyküsünde “Yıllar sonra lambadan çıkacak olan cin, sahibinin dileğini yerine getirecek mi,” diye soruyor. Bu sorunun yanıtı onun öykülerinde ilmeklerle birbirine bağlanan küçük ayrıntılarda gizli. Sahipleri tarafından terkedilmiş hatıraların, gündelik yaşam içerisinde sahiplenmeye değer görülmeyen birçok ayrıntının tek sahibi yazarın yalın dili. Bu ilk kitaptaki öyküler sahibin dileğini yerine getirme vaadinde bulunuyor. Bu vaad öykü adına heyecan verici... "(Jaklin Çelik)

12 Eylül 2009 Cumartesi

SELİM İLERİ'NİN NOT DEFTERİNDEN'DE "YAZLIK SİNEMA"



TRT 2'de her pazar saat 20.00 de yayınlanan "Selim İleri'nin Not Defterinden" programının 01.02.2009 tarihli yayınında "Yazlık Sinema"...

Selim İleri'nin övgüsü, vurguları ve sayfa aralarından özellikle seçtiği değiniler ile...

10 Eylül 2009 Perşembe

RUŞEN ERGÜN’ÜN BİR ÖYKÜSÜ

Ruşen Ergün’ün “Yedi Puan” adlı kışkırtıcı öyküsü, madencileri anlatıyor. “Madenci” deyince, çocukluk günlerimizin sol edebiyat ve sinemasına uzanıyor içiniz bir çırpıda belki de. Madencilerden bahseden kaldı mı aramızda? Sanki geçmişte kalmış biraz, sanki üzeri geçilmiş, çizilmiş, unutulmuş, mahcubiyetle örtünmek istenmiş, hatırlamazsak geçer gider denmiş sanki, sanki aa hiç bilmiyordum kadar yukarı raflarda toza örümceğe terkedilmiş: Madenciler… Hala var ve aramızda bu insanlar, biliyor musunuz arkadaşlar? Hala yerin bilmem kaç yüz metre altında kazma kürek birer karınca çalışkanlığında maden çıkarıyorlar. Kimin için? Bizim için. Siz tam bu sayfaya göz atarken, ben tam bu cümleyi kurmaya çalışırken oluyor her şey… Pek çoğu sizler yaşlarında maden işçilerinin. Benim yaşımdakiler arasında şanslı olanlarından az bir kısmı ise emeklidir, büyük bir kısmı olumsuz sağlık koşullarından dolayı hasta, çok daha büyük bir kısmı ise kırk yaşını göremeden göçüp gitmiştir… Ama hala vardır madenciler…

Ruşen Ergün’ün “Yedi Puan” ismini verdiği kısa öyküsünden bahsederken, “kışkırtıcı” kelimesini mahsusen tercih ettim. Edebi açıdan sade, samimi, yükten arınmış, mükemmel bir öykü de diyebilirdim belki. Kendisini tanımıyorum, yani okuduklarım dışında herhangi bir yerde selamlaşmışlığımız, çay-kahve içmişliğimiz de yoktur. Kadın dayanışması gereği kaleme alınan bir yazı da değildir bu… Fakat masası sokakta kurulmuş bir yazı emekçisi için hayat, elbette sanattan önce gelir benim için. Sanatı giderek fildişi kulelerden görülen düşlere (görüldüğü iddia edilen düşlere) çeviren günümüz bakışını alt üst eden bir öyküdür “Yedi Puan”… Bu yüzden başkaca bir kelimeye hiç de yaslanma gereksinimi duymadan “kışkırtıcı” kelimesini tercih ettim…

Öykü sakince çözülen bir iplik gibi başlıyor. Ertesi sabah maden işçiliği için sınava girecek torununun yanı başında tespih çekerken kendi kendisiyle konuşan bir büyükanne figürü… Kocası da madencidir, oğlu da… Her ikisi de hem ekmeği hem ölümü maden üzerinden yakalamıştır. İşçilerin güç yaşama şartları altında umutla kurduğu, ölümü bahasına yeşerttiği bir dünyanın kadınıdır büyükanne… Talih hep birer grizu patlaması ile yazmıştır sanki bu gidişat ezberini. Ninecikse, ezber bozmak konusunda torununu okutup büyük adam etmekten, sınav öncesi tespih çekmeye varıncaya kadar elinden gelebilen her yolu denemiştir aslında… Ama tragedyaya mahsus kehanet, öykünün daha en başında bize yüzünü göstermiştir ne yazık ki… Maden işçiliği “üniversite mezunu” olsa bile torunda da devam edecek, hatta yoksulluk gereği devam etmesi istenecek bir kadere dönüşmüştür… Üniversiteli torunun şansı da vardır üstelik! Babası madende öldüğü için, sınavda kendisine tam 7 Puan fazladan verilecektir… 7 Puan… İşte büyükannenin, önce kocası sonra oğlu üzerinden, maden kazaları ve evinden kendi elleriyle çıkarttığı cenazelerden sonra, torununa fısıldadığı şey budur: 7 Puan…

Öyküyü, hiç karamsar bulmadım. Hatta işsizlik ve yoksulluk girdabından kurtuluşu, babasının ölümü bahasına artı yedi puanda arayan insanımızın kışkırtıcı hayata bağlılığını da aynı trajedide okuyabilmek mümkün…

Sanatın ne ve nasıl olması gerektiği hakkında yazı yazanlardan değilim. Öykünün yazım mı anlatım mı olduğu/olacağı hakkındaki popüler çatışmalara da taraf olarak girecek değilim. Sanatı salt öz yaratım çabası olarak görüp, hayatla anlam bağlarını kopardıkça özgür ve özgün olduğunu iddia edenlerin estirdiği şaşalı rüzgarlar arasında benim sesim çıkmaz, duyulmaz. Ama benim içimde, bir tırtılın sabırla ördüğü kozasında gece gündüz çıkardığı hiç işitilmeyecek seslerin de büyük ve kışkırtıcı bir anlamı vardır…

Maden işçilerinin yaşadığı dramatik hayat veya üniversite mezunu olsa dahi gençlerimizin kıskacında bunaldığı işsizlik, niçin sanatın konusu olmasın? Sadece sanat mı? Bugün bahsettiğimiz bu insani gerçekler, siyasetin bile konusu olamıyor… Herkes her şeyin iyi gittiğini düşünmek ve işitmek istiyor. Sanat iç kuruntusu ve burkuntusu olmaya mahkum edilirken, onun hayata değen elleri, profesyonellik adına bileklerinden kesiliyor…

“Yedi Puan” sanatı hayatla bitiştirdiği için belki de beni kışkırtıyor ve trajediyken bile hayata çağırıyor… Ruşen Ergün’ü samimiyetle tebrik ediyorum.


Okuma Önerisi: Ruşen Ergün, Yazlık Sinema, Kanguru Yayınları.



Sibel Eraslan
Gerçek Hayat, 27.03.2009

8 Eylül 2009 Salı

Related Posts with Thumbnails